Share this content on Facebook!

Sponsor Links

Archive
2016 (1)
 August (1)
2013 (2)
 May (2)
2012 (6)
 December (1)
 October (1)
 June (1)
 April (1)
 March (2)
2011 (1)
 February (1)
2010 (10)
 December (1)
 October (1)
 June (1)
 March (2)
 February (2)
 January (3)
2009 (14)
 December (4)
 November (3)
 October (7)




Search

ATATÜRK KÖŞESİ

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN HAYATI, ESERLERİ DETAYLI BİLGİ İÇİN: http://www.tsk.tr/anitkabir/hayati.html

BÜLENT ECEVİT KÖŞESİ
BÜLENT ECEVİT'İN HAYAT HİKAYESİ, ESERLERİ

DUYURULAR
TÜRK TARİHİ VE ATATÜRK KONULARINDA ÇALIŞMALAR YAPAN SİNAN MEYDAN'IN SON KİTABI AKL-I KEMAL İKİ CİLT HALİNDE İNKILÂP KİTAPEVİNDEN ÇIKMIŞTIR. SİNAN MEYDAN BU KİTAPLARINDA ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ÇAĞDAŞ MEDENİYETLER SEVİYESİNE ÇIKARACAK PROJELERİNİ ANLATMAKTADIR. ÇOK YAKINDA BU İKİ CİLDİN DEVAMI OLAN ÜÇÜNCÜVE DÖRDÜNDÜ CİLTLER DE PİYASAYA SUNULACAKTIR.

SÜPER TEKLİFE ÜYE OL SEN DE KAZAN
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan! http://www.superteklif.com/SuperUye/SuperUyeFormu.aspx?bid=30341076-5327-4f30-8c52-b3881281206e

ÖZGEÇMİŞ
Armağan Üreten, 17 Mayıs 1976'da İstanbul'da doğdu. Liseyi Fatih Ticaret Meslek Lisesi Muhasebe Bölümü'nden mezun olduktan sonra uzaktan eğitim yapan Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden 1997 yılında mezun oldu. 1999-2000 yılları arasında vatani görevini Muş ilinde tamamlayan Armağan Üreten, Yeditepe Üniversitesi İngilizce İşletme Yüksek Lisansı İşletme Finansmanı Ana Bilimdalı'ndan "Restructuring of the Turkish Pharmacuetical Industry by Merger and Acquisitions" isimli teziyle mezun oldu. 2004 yılında Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olmak amacıyla başladığı SMMM Stajını başarıyla tamamlayarak 2006 sonunda SMMM ruhsatını almaya hak kazandı. 2009 yılında siyasete atılan Armağan Üreten, aynı yıl yapılan yerel seçimlerde Demokratik Sol Parti Fatih İlçe Başkanlığı tarafından Fatih Belediyesi Belediye Meclisi Üyeliğine aday gösterildi Halen DSP'de üyeliği devam etmektedir. İlk iş deneyimini ticaret lisesinde okurken muhasebe stajı yaparak yaşayan Üreten, 15 Nisan 2010 yılından itibaren Ankara Anonim Türk Sigorta Şirketi Bütçe ve Mali İşler Departmanında görev almaktadır. Siaysetin yanında özellikle de Türk Tarihi ile yakından ilgilenmekte olan ve ayda bir kitap okumayı kendine hedef seçen Üreten, okuduğu kitaplardan derlediği konuları, siyasette edindiği tecrübeleri, katıldığı seminer, toplantı vb yerlerde aldığı bazı bilgileri paylaşabilmek için 2009 yılının Ekim ayından itibaren bu sitede yazılar yazmaya başlamıştır. Yazıları genellikle, Demokratik Sol Kültür ve Kurutuluş Savaşı ile ilgili olan Üreten'in ayrıca kamuoyunu yakından ilgilendiren bazı konularda da yazıları yayımlanmıştır. Armağan Üreten bekâr olup, İngilizce bilmektedir

23 Dec 2009

Daha önce facebook paylaşım sitesinde, bu paylaşım sitesine üye olan bir yurtaşımıza vermiş olduğumuz cevapta DEMOKRATİK SOL PARTİ'nin özellikle son 15 yılına ait yaptıkları ile iligili bazı bilgiler vardı. Bu bilgileri şimdi bu blog sitesi üzerinde de siz değerli arkadaşlarımla paylaşmak istiyorum.

Bu yazıda özellikle 1995-2002 yılları arasında Demokratik Sol Parti'nin ülkeye yaptığı hizmetlere değinilmeğe çalışılmış, ayrıca 2007 seçimlerinde ak güvercinin üzerine düşen yapıcı misyonu yerine getirdiği vurgulanmıştır.

Şimdi yazıyı sizlerle de paylaşıyorum:

 

"Demokratik Sol Parti, programında ve tüzüğünde ulusal egemenliği pekiştirmeyi amaçlayan; adaleti ve dayanışmayı, ulusal bağımsızlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü gözeten, yurtta ve dünyada barış için çalışan ve gücünü halktan aldığını belirten tek siyasi oluşumdur. Ayrıca bu oluşumun temelleri yarım asır önce "ORTANIN SOLU" kavramı ile ortaya atılan ve kaynağını Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş felsefesi olan "TAM BAĞIMSIZLIK İLKESİ'nden" alan bir oluşumdur.

Tam Bağımsızlık ilkesini ise; ekonomik, askerî, siyasî, adlî ve kültürel alanlardaki kapitülasyonlardan yani ayrıcalıklardan arınmak, onlardan kurtulmak olarak açıklayabiliriz.

İşte Demokratik Sol Parti (DSP), bu yolda 50 yıldır siyasi mücadelesine devam etmektedir. Bu konuda DSP'nin siyasi yaşamı boyunca Türk halkına yaptığı hizmetleri kısaca hatırlatmakta yarar görüyorum:

1. Demokratik Sol Felsefe, 1960'lı yıllardaki işçi hareketleri için verilen mücadeleden doğmuştur.
2. 1995 yılındaki genel seçimleri bilindiği gibi o dönemki adıyla Refah Partisi kazanmıştı. Ancak, hiçbir siyasi parti onunla koalisyon yapmaya yanaşmayınca bu siyasi oluşum iktidar dışı kalmış; yerine kurulan ANAP-DYP hükümetinin başbakanı Mesut Yılmaz, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'i yüce divana verince, DYP Genel Başkanı da yüce divanda aklanma karşılığı Refah Partisi ile koalisyon yapmıştı. Ardından gelişen olaylar ve yaşanan 28 Şubat süreci sonunda ülke hükümetsiz kalmış ve DSP devletin ve halkın hükümetsiz kalmasını önlemek amacıyla AZINLIK HÜKÜMETİ KURMUŞTUR.
3. Bu hükümet zamanında terör ele başısı yakalanmıştır.
4. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan genel seçimlerde de DSP en yüksek oyu alarak iktidar olmuştur.
5. Bu dönemde yapılan çalışmalar neticesinde  Köy Enstitülerinin çağdaş hali olan KÖY-KENTLER uygulanmaya başlanmıştır. Bu proje, AKP iktidarı tarafından KÖY-DES OLARAK UYGULANMAYA DEVAM EDİLMEKTEDİR.
6. 56.hükümet zamanında çıkarılan ve büyük tepki gören ve halk arasında NEREDEN BULDUN YASASI olarak bilinen yasa yine AKP tarafından HARCAMALARI NASIL FİNANSE ETTİN şekline dönüştürülmüştür. Daha sonra da Varlık Barışı getirilmiştir.
7. DSP'nin başında olduğu koalisyon, iktidar bayrağını AKP'ye bıraktığı 2002 yılında ülkemizdeki TERÖR " SIFIR NOKTASINA İNMİŞTİR".
8. Ancak, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD hükümetinin, Irak'a saldırı planlarına bölge merkezli  bir dış siyaset anlayışı ile barışçıl bir yaklaşımla bakan ve Irak'a saldırıyı onaylamayan DSP hükümetinin oluşturduğu koalisyon, yine ABD'nin Türkiye'deki maşaları sayesinde yok edilmiştir.
9. Yine bu bağlamda, bir başbakan iyileşmek için gittiği hastanede DAHA DA KÖTÜLEŞMİŞ ve ancak hastaneden çıktıktan sonra kendine gelebilmiş ama bu da ulusal bağımsızlığı savunan bir iktidarın halktan uzaklaşmasına neden olmuştur. Ancak yola o günde de değişim diye çıkanlar sadece SOLU KÜÇÜLTMÜŞLERDİR.
10. 2007 genel seçimlerinde halkın çağrısına kulak veren DSP, bir başka Cumhuriyet partisiyle seçim ittifakına gitmiş ancak, halkımız bu ittifaka sadece %20 ile cevap vermiş ve günümüzdeki hükümeti oluşturan siyasi partiyi ise %47 ile adeta ödüllendirmiştir.
11. Yine 2009 yerel seçimleri için yapmış olduğumuz ortak hareket çağrımıza; çağrı yaptığımız siyasi oluşum tarafından ÇARŞAFA ROZET TAKILARAK YANIT VERİLMİŞTİR.
12. 2002 seçimleri öncesi yaşananlara ses çıkarmayan ve o dönemde DSP'nin adını kullanarak siyasi yaşama adım atan bazı gruplar, bugün emir aldıkları yerlerin son isteklerini yerine getirmek için Değişim sloganı adı altında harekete geçmişlerdir. Peki daha önce değişim gerekmiyor muydu? Şu anda DSP'den alıntı yaparak kendilerine halkçı adını verenler ne anlatacaklar bizlere? Biz burada almış olduğumuz kültür nedeniyle kendilerine iyi çalışmalar diliyoruz.
13. DSP'de umduğunu bulamayan ve seçim süresince adeta bir Truva atı misali başka siyasi partiler için çalışanların da kurucu genel başkan Rahşan Ecevit'in iyi niyeti ve ilerlemiş yaşından yararlanarak bir yerlere gelmeye çalıştıkları unutulmamalıdır.

Değerli arkadaşlar,
Biliyorum ki, sıkıldınız. Ancak, yukarıda anlatmaya çalıştığımız gerçekleri hiçbir yerde bulamazsınız. Çünkü, gerçeklerin ortaya çıkarılarak halkın aydınlanması için görev yapan basın mensupları ne yazık ki, yandaş ve kandaş basın olarak ikiye ayrılmış ve yüce Türk Milleti'nin bu gerçekleri öğrenmesini istememektedirler. Bizler de bu gerçekleri bu tip ortamlarda siz değerli yurttaşlarımıza anlatmaya gayret gösteriyoruz. Bugün Değişim adıyla ortaya çıkanların gerek sağda gerekse solda bizlere vereceği inanın hiçbir şey yok. Çünkü, bu tip kişiler çeşitli platformlarda kendine yer bulamamış ama yeni kurulan siyasi oluşumlarda acaba bir koltuk kapar mıyım derdindeler. Yani bizleri, halkı düşündükleri yoktur.

Sonuç itibariyle biz Demokratik Sol Parti olarak sizleri aydınlatmak için buradayız. Geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de sizlerin yanında olmaya devam edeceğiz. Gerçekleri anlatmak için var gücümüzle çalışacağız. Bu mücadele de sizleri yanımızda görmeyi arzuluyoruz. Tüm DSP örgütleri ve Fatih İlçe Başkanlığı olarak sizlere kapımız her zaman açık. Sizleri her zaman partimize ve ilçemize bekliyoruz.

Unutulmamalıdır ki,

"ORJİNAL VE ÖZGÜN OLAN, TAKLİTLERİNDEN ÖNDE GELİR".

 

Armağan ÜRETEN

DSP FATİH BEL.MEC.ÜY.KON.AD.

 

 



4 Dec 2009

03.12.1920 tarihi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin uluslararası arenada almış olduğu ilk siyasi zaferin tarihidir. Bu zafer, Kurtuluş Savaşı'na başlayan bir avuç insanın binbir güçlükle yürüttüğü mücadelenin ilk meyvesidir. Bu meyvenin adı Gümrü Barış Antlaşması'dır.

Aradan seksen dokuz yıl geçmesine rağmen, bu antlaşma TBMM'nin imzaladığı ilk antlaşma olması sebebiyle önemini korumaktadır.

I. Dünya Savaşı'na, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve İtalya'nın (İtalya daha sonra bu İttifaktan ayrılarak, İngiltere, Fransa ve Rusya'nın yer aldığı İtilâf Devletleri'nin safına katılmıştı) oluşturmuş olduğu İttifak Devletlerinin yanında katılan Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918 tarihinde İtilâf Devletleri ile imzalamış olduğu Mondros Ateşkes Antlaşması ile vatan toprakları üzerindeki egemenlik haklarını kaybetmeğe başlamıştı.

Özellikle antlaşmanın yedinci maddesini bahane eden itilâf Devletleri, Osmanlı ülkesinin kalan son toprak parçalarını da işgâl etmeğe başlamışlardı. Mondros Ateşkesi'nin yedinci maddesinde şunlar yazılıydı:

"Kendi güvenliklerini sarsacak herhangi bir durumda stratejik yerleri işgâl etme hakkının bağıtlı devletlere tanınması" (Öztürk, Sevr Antlaşması s.20).

Bu maddeye dayanarak, İtilaf devletleri, Osmanlı topraklarını savaştan hemen sonra işgâl etmiş, eylemsel olarak aralarında paylaşmışlardı. İstanbul'da askeri bir yönetim kurmuşlar, Meclisi dağıtmışlar, Hükümeti, her söyleneni yerine getiren bir kukla haline getirmişlerdi. Toprak paylaşımının biçim ve miktarı, savaş içindeki gizli-açık birçok anlaşmayla önceden belirlenmişti. İstanbul Mutabakatı (Mart-Nisan 1915), Londra Anlaşması (26 Nisan 1915), Hüseyin Mc Mahon Mutabakatı (Temmuz 1915-Mart 1916), Skyes-Picot Anlaşması (6-16 Mayıs 1916), Saint Jean de Maurienne Anlaşması (18 Ağustos 1917), Balfour Deklarasyonu (2 Kasım 1917), Hogart Mesajı (Ocak 1918), Yediler Deklarasyonu (Haziran 1917), ve San Remo Konferansı (19-26 Nisan 1920)'yla, Yemen'den Balkanlar'a, Kafkasya'dan Ege Adalarına, büyük bir coğrafyada sınırlar yeniden çizilmişti (Aydoğan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam 1, s.269).

1916 yılında imzalanan Sykes-Picot antlaşmasına adını veren İngiliz diplomat Mark Sykes'in, parlemonto üyesi Aubrey Herbert'e yazdığı mektup, Sevr anlayışını ve Batı'nın Türkiye için beslediği duyguları içeren açıklayan bir belgedir. Sykes bu mektupta şunları söyler: "Türkiye diye bir şey, artık var olmamalı. İzmir Yunanlılara verilecektir. Antalya, İtalyan; Suriye, Adana, Güney Toroslar, Fransız; Filistin ve Mezopotamya, İngiliz, geri kalanlar İstanbul dahil, Rus bölgesi olacaktır. ayasofya'da Te Deum, Ömer camiinde bir Nunç Dimitis okutacağım. Bunu, bütün kahraman küçük uluslar şerefine Galce, Keltçe, Lehçe, Rumca ve Ermenice okutacağız" (Aydoğan a.g.e.s.269-270).

Bu düşünceler etrafında şekillenen ve 21 yüzyıldaki ekonomik işgalin adı olan Küreselleşme'nin başlangıcı sayılan emperyalist uygulama, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nın imzalanması ile sonuca ulaşmış gibi görünüyordu.

Sevr, bir ölüm fermanıydı. İmparatorluk tümüyle yıkılmış, Anadolu parçalanmış; Türk halkı sömürgeleştirilmiş ve köleliğe mahkum edilmişti: Kars, Erzurum dahil, ülkenin bütün doğu kısmında "Ermenistan Müstakil Cumhuriyeti" kurulmuştu (88-94.madde). Bir "Muhtar Kürt Ülkesi" bu yeni cumhuriyetin güneyinde, Fırat Nehri'nin bütün doğusundaki toprakları içine alıyordu (62-64.madde). Kilikya'yı da içine alan bir Fransız nüfuz bölgesi, Sivas'ın Kuzeyine dek uzanıyordu (Ek Protokol). Adana ve bütün çevre bölgelerle Onikiada İtalyanlara verilmişti. İtalyanlar ayrıca, Bursa'dan Kayseri'ye çekilen ve Afyonkarahisar'dan geçen hattın güneyindeki bütün Güneybatı Anadolu'yu nüfuz bölgesi olarak alıyorlardı (Ek Protokol). Yunanistan; İzmir ve Batı Anadolu'yu; Batı Trakya (Edirne ve Gelibolu dahil), ve Adaları alıyordu (84-87.madde). İstanbul, Marmara Denizi ve Çanakkale, askerden arındırılmıştı. Boğazlar, uluslararası komisyonun denetimine verilmişti. Boğazlardan geçiş savaş zamanında da serbestti (Benoist-Méchin: Mustafa Kemal, s.192).

Ancak, Sevr'i hazırlayan Avrupalı devletler uygulama kısmında Ermenileri yalnız bırakmışlar, bu amaçla askeri bir harekatâ girişmekten kaçınmışlardır. Bu durumda Sevr'i gerçekleştirmek işi Ermenistan Cumhuriyeti'ne düşmüş, hızla "Büyük Ermenistan" hayallerini gerçekleştirmek için yeniden Türk topraklarına karşı saldırya geçmişlerdir. Bu durum neticesinde 1920 yılı sonlarında Türkiye ile ermenistan arasında savaş başlamıştır. Ayrıca, TBMM 20 Eylül 1920 tarihinde "Ermenilere karşı taarruza geçmek ve Ermeni meselesini çözmek" kararını almıştır (Bacak: Hakkari'den Ermeni Meselesine Bakış s.93).

Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi, savaş için gerekli hazırlıklara başlamıştır. Ermenistan ile olan savaşı Nutuk'tan birlikte okuyalım:

"1920 sonbaharında Ermenilerin yaptığı kötülükler dayanılmaz bir kerteye geldi. Ermeniler üzerine yürümeye karar verdik. 9 Haziran 1920'de doğu bölgesinde seferberlik ilan ettik. 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık (Nutuk s.286).

Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardız cephesinden baskın biçiminde yaptıkları genel saldırı ile başarı sağladılar. Ordumuz, 28 Eylül sabahı ileri yürüyüşe geçti, Ordu, 29 Eylül'de Sarıkamış'a girdi. 30 Eylül'de Göle alındı. Ama kimi nedenler ve düşünceler dolayısıyla ordumuz 28 Ekim 1920'ye değin, bir ay, Sarıkamış-Laloğlu kesiminde kaldı (Nutuk, s.286-287).

Baylar, savaş alanında verilecek buyruğu bekleyen Doğr Ordumuz, 28 ekim 1920 günü Kars üzerine yürümeye başladı. Düşman, karşı koymaksızın Kars'ı bıraktı. 30 Ekim'de ordumuz Kars'a girdi. 7 Kasım günü birliklerimiz Arpaçayı'na dek olan bölgeyi ve Gümrü'yü ele geçirdi (Nutuk, s.288).

Ermeniler, 6 Kasım'da svaşı bırakmak ve barış yapmak için bize başvurmuşlardı. Biz de ateşkes anlaşması ile ilgili maddeleri, Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla 8 Kasım'da Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasım'da başlayan barış görüşmeleri 2 Aralık'ta sona erdi ve 2-3 Aralık gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı (Nutuk, s.288)".

Gümrü Antlaşması'na göre (Gönlübol vd.: Olaylarla Türk Dış Politikası s.24):

1. 10 Ağutos 1920'de İstanbul Hükümeti'nce imzalanan Sevr Antlaşmasının Ermenistan hudutları içersinde gösterdiği bir çok Doğu vilayetleri (1878 Antlaşması ile Rusya'ya terkedilmiş olan Kars Bölgesi de dahil olmak üzere) Türkiye'ye veriliyordu.

2. Buna karşılık Türkiye işgal etmiş olduğu Gümrü'yü Ermenistan'a bırakıyordu.

3. Osmanlı, Rus ve bütün dünya istatistiklerinin ve müstakar olan sosyal durumun gösterdiği veçhile, Osmanlı hududu dahilinde Ermeni ekseriyetini havi hiçbir arazi parçası mevcut değildir,

4. Emperyalist devletlerin tahrik ve teşviki ile yaratılabilecek hareketleri önlemek için Ermeni devleti ancak iç asayişi sağlayacak kadar asker ve jandarma bulunduracak, bu husus Türk siyasi temsilcisi veya elçisi tarafından tahkik edilecektir,

5. Ermenistan Hükümetince, istenildiğinde, iç ve dış tehlikelere karşı Ankara Hükümeti silahlı yardımda bulunacaktır,

6. Ankara Hükümeti, insani ilişkilere bağlılığı nedeniyle savaş tazminatından vazgeçmiştir,

7. Ermenistan hükümeti Sevr Antlaşmasını HÜKÜMSÜZ SAYAR,

8. Taraflar biribirlerine ait eşya ve kişilerin kendi demiryollarından ve bütün yollardan geçmesine izin vereceklerdir.

Gümrü Antlaşması'nın sonuçları (Mumcu: Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi s.114):

 1. TBMM Hükümeti, doğuda düzenli bir savaş yürütmüş ve kazanmıştır,

2. O güne kadar TBMM'nin varlığını kabul etmeyen Ermenistan bu tutumunu değiştirmiştir,

3. Ermeniler, Sevr Barışını tanımadıklarını belirterek, bu Barışla kendilerine verilmek istenen TÜRK toprakları üzerindeki iddialarından vazgeçmektedirler,

4. Buna karşılık, TBMM Hükümeti bir büyüklük göstererek, eskiden Türkiye sınırları içinde yaşamış Ermenilerin diledikleri takdirde geri dönebileceklerini kabul etmekte, böylece Ermeni sorunu da bitmiş olmaktadır,

5. Gümrü Barışı ile TBMM, uluslararası alanda varlığını ilk kez kanıtlamaktadır. Ayrıca Ermenistan dilediği takdirde ona yardım edileceğinin belirtilmesi, bu Antlaşmaya ayrı bir değer vermekte, TBMM ile kurulan devletimizin varlığını daha da pekiştirmektedir.

6. Antlaşma metninde "Osmanlı Devleti" adı kesinlikle geçmemekte, TBMM'nin kurduğu devlet "Türkiye" adı ile belirtilmektedir. Tarihte bir Türk Devleti, uluslararası alanda ilk kez KENDİ ADINI kullanmaktadır,

7. Gümrü Barışı ile Doğu Cephesi kapanmış, buradaki tehlike sona ermiştir. Bu da İç Anadolu'da ayaklanmalarla, Batı'da, Yunanistan'la, Güney'de Fransızlarla çarpışan birliklerimizi ferahlatmıştır.

İlerleyen dönemlerde doğudaki durumlarda önemli değişiklik olması nedeniyle bu antlaşmanın yerine, daha sonra yapılan 16 Mart 1921 günlü Moskova Antlaşması ile 13 Kasım 1921 günlü Kars Antlaşması geçmiştir (Nutuk, s.288).

Sonuç olarak; Kurtuluş Savaşımızın ilk cephesi olan Doğu Cephesi'nde kazanılan bu savaş neticesinde imzalanan Gümrü Barış Antlaşması; sadece Ermenilere karşı kazanılmış bir savaş değildir. Bu siyasi başarı aynı zamanda dünyayı sömürerek, kendi varlıklarını dünya milletlerine kabul ettirmeye çalışan emperyalist devletlere karşı kazanılmış olan bir başarıdır. Bu savaş ve sonunda imzalanan Gümrü Barış Antlaşması ile "TAM BAĞIMSIZLIK" ilkesi ile İstiklâl Mücadelesine girişmiş Türk Milleti, kendine güvenini artırmış ve geleceğe umutla bakmağa başlamıştır. Bunun akabinde İnönü ve Sakarya zaferleri gelmiş; Büyük Taarruz başarıyla sonuçlanmış, küresel güçlerin sömürüsüne karşı yürütülen kurtuluş mücadelesi sadece Türk Milleti için değil, aynı zamanda emperyalizm altında ezilen tüm milletlere bir ışık olmuştur.

Armağan ÜRETEN

DSP Fatih Bel.Mec.Üy.Kon.Ad.

KAYNAKÇA.

1. ATATÜRK, Mustafa Kemal: NUTUK, Nurer Uğurlu'nun önsözü ile kısaltılmış baskı. Örgün yayınevi, 11. baskı, 2003,

2. AYDOĞAN, Metin: ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM-1, KURTULUŞ SAVAŞI ve MUSTAFA KEMAL, Umay Yayınları, 23. Baskı, Aralık 2006.

3. AYDOĞAN, Metin: A.g.e. Abdullah Kehale'den aktarım: İç İsyanlar

4. BACAK, Yahya: HAKKARİ'DEN ERMENİ MESELESİNE BAKIŞ, YÜZ YILLIK ÇÖZÜM PLANI, Gündüz Kitabevi, 2007,

5. BENOIST-MéCHIN, Jacques: MUSTAFA KEMAL BİR İMPARATORLUĞUN ÖLÜMÜ, Türkçesi: Zeki Çelikkol, Bilgi Yayınevi, 2. baskı, Aralık 1997,

6. GÖNLÜBOL, Mehmet vd.: OLAYLARLA TÜRK DIŞ POLİTİKASI 1919-1995, Siyasal Kitabevi, 9. baskı, 1996

7. MUMCU, Ahmet: ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILÂP TARİHİ-I, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayınları, c.1

8. ÖZTÜRK, İbrahim Sadi: SEVR ANTLAŞMASI, Tam Metin 433 Madde, Mondros ve Lozan Ekleriyle, Fark Yayınları, 1. baskı, 2007.

   

 

   



24 Nov 2009

Son günlerde kafamı kurcalayan bir soru var. Neden her ortamda Lâiklik ön plana çıkarılıyor? Atatürk ilkeleri deyince neden ilk önce lâiklik akla geliyor? Ve neden diğer Atatürk ilkeleri gündeme gelmiyor? Gündeme getirilemiyor?
Aslında cevabını daha önceden bulmuştum. 2007 genel seçimlerinden sonra dönemin Demokratik Sol Parti (DSP) Genel Başkanı Sayın Zeki Sezer'in basında çok fazla yer bulmayan bir açıklaması olmuştu. Bu açıklamada sayın Sezer: "Biz lâiklik kavramı üzerinde çok fazla durduk. Ancak, halka inip, senin ne derdin var? Sen ne istiyorsun? diye sormadık. Eğer, halka inip, halkın sorunlarını tartışsaydık sonuç daha farklı olurdu" demişti. Üzerinde düşündüğünüzde gerçekten haklılık payı olan bir açıklama idi. Halk, geçim sıkıntısı çekerken, ortaya çıkıp "Türkiye lâiktir, lâik kalacak" demek, bana göre abesle iştigal etmek demektir. Türk halkını yıllarca uyutan, ona hiç bir şey vermeyen, ama mangalda kül bırakmayanların ülkemizi getirdikleri nokta, vatandaşlarımızın Atatürk'e olan sevgilerini azaltma noktasıdır. Bu noktayı iyi kullanan bazı çevreler de şu ana kadar istediklerini almış görünüyorlar.
Halbukî, tüm Türk halkını kucaklayan ve hiç bir ayırım gözetmeden tüm yurttaşlarımıza da aynı uzaklıkta bulunan Atatürk ilkelerini yeniden yorumlayarak herkesi kapsayacak şekilde CUMHURİYET İLKELERİ olarak düzenleyebiliriz. Vatandaşlarımıza da doğru şekilde anlatıldığı takdirde de esas amaca ulaşabiliriz.
Burada ilkelerin açıklamasını yapmayacağım. İlkelerin kısa açıklamalarını Sayın Erhan AKKAŞ'ın 31.07.2009 tarihinde yazdığı ATATÜRK İLKELERİ başlıklı yazıda bulabilirsiniz. Burada anlatmaya çalıştığım esas olarak Atatürk'ün teoriyi oluşturan kişi olduğu ve onun önerisinin tüm halkı nasıl kapsadığını açıklayabilmek.
Bir şemsiye düşünelim:
Bu şemsiyenin beş teli olduğunu düşünelim. Her bir tel, cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, devletçilik ve lâikliği simgelesin. Şemsiyenin ortasında bulunan ve şemsiyeyi tuttuğumuz sap ise devrimcilik ilkesini anlatsın. Şemsiyeyi tutan kumaş ise, Türkiye olsun.
Bu varsayımlara göre, sadece lâiklik telini kullanarak şemsiyeyi kullanabilir miyiz? Diğer teller olmadığı müddetçe, lâiklik teli şemsiyeyi korumaya tek başına yetmeyecektir. Ama, lâiklik teli diğer tellerle bir arada kullanıldığında şemsiye de iş görecektir. Dolayısıyla, cumhuriyetçilik olmadan, devrimciliği; halkçılık olmadan laikliği; milliyetçilik olmadan da devletçiliği savunamayız. Hepsi birbirine geçmiş ve bir bütün oluşturmuştur.
Sonuç olarak tüm ülkeyi kapsayacak ve ayrımcılığı ortadan kaldıracak biçimde Atatürk ilkeleri CUMHURİYET İLKELERİ olarak yeniden yorumlanmalı; Demokratik Sol Felsefenin temeli olan ORTANIN SOLU kavramı ile de bütünleştirilerek tüm yurttaşlarımıza anlatılmalıdır.

_________________
Armağan ÜRETEN 15.08.2009
DSP FATİH BEL.MEC.ÜY.KON.ADY.